Bir erkeği aşağılamak için kullanılan küfürler ve aşağılamalar onu ‘kadına’ benzetmek üzerine kuruluyken (misal, en kibarı ‘karı gibi’) ve kadına edilen bütün küfürler cinsel aşağılama içerirken (yeterince kibarını bulamadım ‘çakmak, becermek’) kimse cinselliğin ‘normal’ bir şey olduğunu ve ‘böyle’ algılanması gerektiğinden bahsetmesin. Ya da ‘anormal’ eylemlerinin süslediği ‘normal’ hayatına devam etsin.
(via cosmicallybeautiful)
(Source: daretobelieve37)
“Sevgili Karen;
Eğer bunları okuyorsan, bir şekilde postalama cesareti buldum demektir. Aferin bana.
Beni pek tanımıyorsun ama anlamaya başladın. Yazı yazmanın, benim için ne kadar zor olduğuna dair konuşup durmaya meyilliyimdir. Ama bu… Bu, bugüne dek yazdığım en zor şey. Bunu söylemenin kolay bir yolu yok. Öylece söylüyorum o yüzden: Biriyle tanıştım. Kazara oldu. Arandığımı söyleyemem. Hazırlıksızdım. Kusursuz bir fırtınaya kapılmış gibiydim. O bir şey söyledi, sonra ben başka bir şey. Ardından, bildiğim tek şey; hayatımın kalanını bu konuşmanın tam ortasında geçirmek istediğimdi. Geriye içimi yakan o his kaldı. Beklediğim kişi o olabilir. Kaçığın teki olduğunu söyleyebilirim. Bir şekilde gülümsetiyor beni. Fena halde nevrotik. Dikkat isteyen harika bir uğraş gibi. O, sensin Karen. Bu iyi haber.Kötü haber ise; seninle ve korkudan altıma ettiren tüm bu meselelerle, tam şu anda nasıl bir arada olabilirim, bilmiyor oluşum. Çünkü, hemen şimdi seninle olmazsam hayatın içinde bir yerlerde kaybolup gideceğimizi hissediyorum. Dönüşlerle, kıvrımlarla dolu kocaman kötü bir dünya bu. Ve insanlar, bazı anları yok sayarak, ıskalayarak geçiştirmenin yolunu bulmuşlar. Ama bazı anlar her şeyi değiştirebilir. Aramızda neler oluyor, bilmiyorum. Üstelik sana, benim gibilere neden yok yere bel bağlaman gerektiğine dair söyleyecek bir şeyim de yok. Ama kahretsin, öyle güzel kokuyorsun ki… Yuva gibi.
Ve harika kahve yapıyorsun. Bunlar ele avuca gelir nedenler, değil mi?
Ara beni.
Belbağlanmaz Hank Moody‘n.”
Dün akşam başımı yastığa koyduğumda çocukluğumu düşündüm. Gerçi hala büyümedim; hala çocuğum. Bahsettiğim hani şu tabiri caizse “bacak kadar” olduğum zamanlar.
Çok oyuncağım olmadı benim. Yeni oyuncağım ise nadir. Hep eskiydi oyuncaklarım. Kendimi bildim bileli o evde var olan. Benim için alınmamış, ama benim de oynadığım. Hiç ağladım diye bir şey alınmadı bana. Bir şeyi ağlayarak elde edemedim diğer çocuklar gibi. İstediğim şeyler hep üzerinden çok zaman geçtiğinde alınırdı mesela. O da hala vazgeçmemişsem. Belki de bundan şu an bir şeylerden hemen vazgeçişim. Zora gelemeyişim.
Gider. Gittiler. Giderler. Gidecekler.
Sonunda hep sen kalırsın.
Başkaları değil. Yalnız, bir başına sen kalırsın.
Gitmekten bu kadar çok bahseden birinin seninle kalacağına inanamazsın.
İnanmamalısın. Kendini inandırmamalısın.
Kendini kandırarak yaşayamazsın.
Nasıl da güzel kandırıyorum kendimi değil mi?Ama gitmek zorunda değiller.
Herkesin kendini düşündüğü şu devirde, “Bir başkasının canı yandığında, onun için üzüleceksin” deseler, çoğu “Olur mu öyle şey?” der. Oluyor. Hatta canı yanan üzülmezken, siz daha çok üzülebiliyorsunuz.
Tanrım oysa ki şuraya yazacak ne çok şeyim vardı ama unuttum. Toparlayamıyorum…Parça parça ve alakasız yazışım bundan.Sesini çok özledim.
Sana “Ah bilmiyorsun…aylardır işten çıkış saatlerini beklediğimi…benim için hayatın o saatlerden sonra başladığını, kalbimin daha hızlı attığını, gözümün on dakikada bir önce saate sonra telefona kaydığını bilmiyorsun…bütün günü bekleyerek geçirdiğimi bilmiyorsun.” dediğimde, “Bunu bana göster o zaman.” demiştin. Şimdi aklımdan geçen soru bunu gerçekten göstermemi isteyip istemediğin…çünkü emin olamıyorum. “Çok serbest bıraktın beni sen de. Ben bu serbestliği istemiyorum.” gibi mesela…bu da aynı. Bir kaç şey daha var… Sıkça”İçinden geçeni, istediklerini mi söylüyor? Düşünüyor mu üzerinde hiç? Sonradan pişman olacağı şeylerin canımı acıtacağının farkında mı?“ diye düşündüren…
Seni çok özledim.
Uyurken öyle güzelsin ki. Öyle güzel. Tebessüm eder mi insan uyurken? Ediyorsun işte. Ne kadar izleyebilir ki bir insan diğerini uyurken…uyuyakalmasam ah..bıkmadan sabaha kadar, hatta geceler boyu izlerim suratını… Nefesinin ritmi ninni gibi uyutmasa beni.
Hani sen tramvaydan inerken bir şey dedim ya ben, hah işte pişman oldum. Bir şeylere, bir karar vermeye ”zorlar” gibi. Sen şimdi “Öf ne alakası var, zorladığın falan yok.” dersin, ben de “umurunda değilmiş zaten” der üzülürüm ama, olsun. Belki anlayamıyorum çokça -cahilliğime ver- belki rahatlatacak bir şey söyleyemiyorum, belki daha da sinirlendiriyorum ama…ne bileyim. Ne diyecek ne yazacak şey bulabildim şuraya.
Uyandım, daraldım. İçimdekileri yazdım. Saçmalıyorum, boşver…
Snowden - Chin Up
Keşke hep öyle kalsaydık; büyümeseydik, aşk nedir öğrenmeseydik, acı çekmeseydik..
Keşke aşık olduğum kişi hep babam olsaydı.
Beni terkeden bir adam için değil de, babam işten geç döndü diye ağlasaydım.
Veya bebeklerimi sevseydim en çok.
Onlara sarılsaydım, onların saçlarıyla oynasaydım.
Keşke dünyanın en güzel kokusu hep kahve kokusu olsaydı.
Senin kokun sarhoş etmeseydi beni.
Keşke düştüm diye ağlasaydım.
Kanardı ama kabuk bağlardı, geçerdi sonra da, iz bırakmazdı yaralarım.
Şimdi uğruna ağladığım herşey iz bırakıyor.
Ya kokusunu, ya ses tonunu, ya cümlelerini.
Acıyor.
Anlamıyor kimse ama çok acıyor.
Keşke hiç büyümeseydim.
Keşke.


